19° Açık
  • EURO
  • DOLAR

MUSTAFA KEMAL PAŞA VE MÛSİKÎ MUALLİM MEKTEBİ’NİN HİKÂYESİ

Didim Haberleri - Ağustos 23, 2020 12:48 A A

MUSTAFA KEMAL PAŞA VE MÛSİKÎ MUALLİM MEKTEBİ’NİN HİKÂYESİ

Aşağıdaki öyküm, yaşanmış bazı gerçeklerimizden yola çıkarak kurguladığım biraz ironik ve tamamen hayal ürünü bir öyküdür. Adı geçen tüm kişiler gerçektir. Aslında öyküde anlattığım her şey gerçektir ve ölçülü bir şekilde kurgulanmıştır.

Öykümü okurken şunu dikkatinizden kaçırmayınız: 29 Ekim 1923, Cumhuriyetimizin ilanı, bundan sadece 6 ay sonra 1 Nisan 1924, Mûsikî Muallim Mektebi’nin resmen kurulması,  bundan sadece 7 ay sonra, 1 Kasım 1924, Musiki Muallim Mektebi’nin eğitime başlaması… Gerisi teferruat.

***

MÛSİKÎ MUALLİM MEKTEBİ (Müzik Öğretmen Okulu)

Geçen ay Suudi kralının hediye olarak yolladığı altın uçlu dolmakalemi çalışma odasının neredeyse yarısını kaplayan büyük ahşap çalışma masasının üstündeki öbek öbek kâğıt tomarlarının üstüne fırlatırken kendi kendine söylendi.

“Müselles… Üçköşeli desek biraz uzun olur. Üçköşe demek daha doğru galiba. Yok, yok, bu da kulağa hoş gelmiyor. Buldum… Bir “gen” eklemesiyle hepsi karşılık bulur. Üçgen, dörtgen, beşgen, altıgen… Bu olsun, müsellese üçgen diyelim. Türkçe hem güzel hem pratik lisan vesselam.”

Altın uçlu dolmakalemi attığı yerden alıp önündeki kâğıda özenle yazdı:

“Müselles: Üçgen”

Bunun altına bir müsellesin mesaha-i sathiyesi, kaidesinin irtifaına hâsıl-ı zarbinin nıfsına müsavidir” yazıp üstünü boydan boya çift çizgiyle karalayıp altına büyük bir özenle yazdı: “Bir üçgenin alanı, tabanı ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir.”

Hafiften uzamış sarı saçlarını sağ eliyle sıvazlarken yorgun, mavi gözleriyle karşısındaki dolap kapağına monte edilmiş yuvarlak aynaya yansıyan görüntüsüne baktı.

“Eh be Mıstık, Cumhuriyeti ilan edeli altı ay oldu. Oldu olmasına da asıl iş şimdi başlıyor. Yahu, saçlar da amma uzamış. Yarın berberi çağırmalı. Mebusların karşısına böyle çıkılmaz.”

Çalışma masasının sağ ucundaki aşağıdan yukarıya genişleyen küçük rakı kadehine uzandı. Bir fırt çekip ardından kadehin yanındaki kaseden ağzına iki tane çıtır Çorum leblebisi attı. Leblebiyi bir kaç gün önce Çorum Mebusu Sıddık Bey getirmişti.

“Ohhh… Bu iyi de, cıgarayı bırakmak lâzım Mıstık. Yaş kemale erdi.”

Pakete uzanıp, bir cıgara alıp çakmağını aranırken kapıya doğru seslendi.

“Saliiih, bir bak hele.”

“Buyrun Paşam.”

Salih’in sesi hafiften kayık, belli ki paşanın rakısından çaktırmadan bir tek atmış.

“Çakmağımı sen mi aldın?”

“Hayır paşam. Geometri notlarınızın olduğu kâğıt tomarının altında olması lâzım”

“İyi, sağol.”

Yazmakta olduğu geometri ders kitabına ait notlarının olduğu kâğıt tomarını kaldırıp harf, dil ve kelime çalışması yaptığı kâğıt tomarının üstüne koyarak bulduğu benzinli muhtar çakmağı ile cıgarasını yakarken kendi kendine söylendi.

“Evet Mıstık, harpler bitti. Esas mesele şimdi başlıyor. Muasır medeniyeti yakalamak lâzım, ama nasıl? Kıyafet işi kolay, harfler desen işte hazır. Amma velâkin asıl olan kültür işi, sanat işi. İşte bu zor. İşe mûsikîden başlamalı belki. Mûsikî mühim mesele. Bir mektep kurmak lâzım Mıstık. Bu mektep mûsikî muallimleri yetiştirmeli. Ama ben bu işten anlamam ki. Anlayanlara vazife vermeli.”

Arkasında duran gramafonun düğmesine bastı, Münir Nurettin’in güzel sesi duyulduğu sırada kadehinden bir fırt rakı daha çekti.

“Saliiih…”

Salih Bozok uykulu ve mahmur gözleriyle kapıyı araladı.

“Buyrun paşam.”

“Bana yarın dokuzda Zeki Bey’i çağırın.”

“Hangi Zeki Bey paşam? Mebus Zeki Bey mi, Habeş sefirimiz Zeki Bey mi, af buyrun, saçlarınız da uzamış, berber Zeki Bey mi, hangi Zeki Bey paşam?”

“Riyaset-i Cumhur Orkestrası şefi Zeki Üngör Bey. İsmet Paşa’ya haber et, o da gelsin. Vekillerden kime ulaşırsan haber et, dokuzda makamda olsunlar, mevzu mühim. Maarif Vekili Vasıf Bey’e şimdiden haber yolla. Ama berber Zeki Bey de sekizde gelsin, hatırlattığın iyi oldu, benim saçlar uzamış.”

Salih Bozok, yorgun ve anlamsız gözlerle sarışın kurdun önünde duran yarılanmış küçük rakı kadehine baktı.

“Başüstüne paşam, ‘mevzu nedir?’ diye soran olursa ne diyeyim?”

“Mûsikî muallim mektebi kuracağız.”

“Efendim, anlayamadım paşam.”

“Yarın dokuzda Zeki Üngör Bey, İsmet Paşa ve bulduğun vekiller makamda olsunlar. Hadi şerefe.”

“Şerefe… Ayyy, af buyrun, başüstüne paşam. Artık yatsanız, saat üç buçuk oldu.”

“Sen yat Salih, ben bir saat daha çalışacağım. Geometri terimlerine Türkçe karşılık bulma işini bu gece bitirmem lâzım. Sence müselles karşılığı olarak üçköşe mi daha iyi, üçgen mi daha iyi, ne dersin?”

Salih Bozok anlamsız ve yorgun gözlerle baktı Gazi Paşa’nın yüzüne.

“Siz bilirsiniz paşam.”

***

Toplantıdan çıktığında Zeki Bey’in kafası karmakarışık, yüreği heyecan doluydu.

1921’de Ankara esnafının aralarında dört bin beş yüz lira toplayarak Bulgurluzâde Tevfik Efendi’den satın alıp Mustafa Kemal’e hediye ettiği Çankaya sırtlarındaki Kasapyan Bağevi’nden kalmakta olduğu istasyon bitişiğindeki Osmanlı Bankası misafirhanesine gitmek üzere Yaver Salih Bozok’un tahsis ettirdiği üstü açık siyah köşk arabasına binmedi.

“Salih Bey’ciğim, biraz yürümek istiyorum. Arabaya lüzum yok, sağol.”

“Hava serin Zeki Bey, üç kilometre yürünmez. Ankara’nın mâlum bozkır soğuğu çarpar maazallah, sizi hasta edersek Paşa bize kızar. Lütfen arabayla gidin.”

“Yok Salih Bey’ciğim, yürümek istiyorum. Serinde yürümek iyi gelecek, sağolasın, hoşça kal.”

Foterini kafasına taktı, ellerini kalın siyah paltosunun cebine soktu, yokuş aşağı yürümeye başladı, kafasında bin bir düşünce, bin bir soru… Taa üç kilometre aşağıda, istasyonun yanındaki Osmanlı Bankası misafirhanesine kadar yürüdü. Müzisyen arkadaşları da orada kalıyorlardı.

***

Zeki Üngör anlatıyor:

(…) Halifeliğin kaldırılmasından oldukça önceydi, bir gün rahmetli dostum Mazhar Müfit’le (Kansu) Şişli’deki evimde otururken, Ankara’dan Mustafa Kemal Paşa’nın özel kalem kâtibi Hayati Bey’den bir mektup aldım. Beni Ankara’ya davet ediyorlardı. Ertesi gün de bir memur geldi, daveti tekrar etti. Kalktım, elimde kemanım, gittim. Mustafa Kemal Paşa’yı zaten tanırdım. Çankaya Köşkü’nde ziyaret ettim: “Hoş geldin Zeki Bey, artık burada beraber çalışacağız,” dedi. Ben de “Tabii efendim, emredersiniz,” cevabını verdim. Fakat çalışmak için orkestra lazımdı. O zamanki Ankara’da böyle şeyler hak getire. Beş altı gün sonra İstanbul’a  dönerek piyanist Sadri, viyolonist Halim, viyolonselist Nedim ve flütist Kadri’den oluşan ufak bir orkestra heyetini Ankara’ya gönderdim. “Asıl orkestra temin edilinceye kadar idare eder, ihtiyacı giderir,” diyordum. Bir hafta sonra, yine Halife’ye görünmeden yalnız başyaveri Edip Bey ile görüşerek tekrar Ankara’ya gittim. (…)

***

Kendi anlatımından anlıyoruz ki, Zeki Bey’e Mûsikî Muallim Mektebi’ni kurma görevi verildiğinde meslekî yardım alabileceği sadece dört müzisyen vardır Ankara’da: Piyanist Sadri, viyolonist Halim, viyolonselist Nedim ve flütist Kadri.

Zeki Bey’in Mûsikî Muallim Mektebi kurucu müdürlüğüne atanması 1 Nisan, okulun resmen kurulması 1 Eylül ve resmen eğitime başlaması 1 Kasım 1924 tarihlerindedir. Bu kısa süreçte müfredat ve okul talimatnamesi hazırlanıp, uygun bir yer bulunup, (Cebeci’de Şakir Ağa isimli bir vatandaşın üç kerpiç yapıdan oluşan oteli) Erkek Muallim Mektebi’nden müziğe yetenekli altı öğrenci seçilip, enstrumanlar başta olmak üzere başka önemli eksikler de tamamlanıp eğitim öğretime hazır hale gelinir.

Talimatname, madde 9:

Mûsikî Muallim Mektebinde talim edilecek âletler şunlardır:

1- Keman, 2- Piyano, 3- Flüt, 4- Viyolonsel (Bunlardan yalnız biri mecburidir].

***

Başında gri ve şık foteri, elleri kalın siyah paltosunun ceplerinde, bozkır Ankara’sının puslu serinliğini derin derin soluyarak Kasapyan Bağevi’nden yokuş aşağıya, sağı solu bomboş arazide uzanan yolda, (Şimdiki Çankaya’dan Ulus’a inen Atatürk Bulvarı) müzisyen arkadaşlarıyla kalmakta olduğu istasyon bitişiğindeki Osmanlı Bankası misafirhanesine yürürken kafası çok meşgul, yüreği heyecan doluydu Zeki Bey’in. Yeni kurulmuş, dünyaya daha dün “Merhaba,” demiş bir devletin, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin mûsikî geleceği emanet edilmişti ellerine.

“Mûsikî muallimleri yetiştirmeli, bunları Anadolu’ya, köye, kasabaya, kente yollamalı.”

Toplantıda böyle konuşulmuştu. Aslında böyle konuşulmamış, kendisi önermiş, masadakiler de onaylamışlardı. Sarışın Kurt’un mavi gözleri yine çakmak çakmaktı. Hani iki yıl kadar önce Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacak gibiydi ya, öylesine çakmak çakmak… Ayrıca bugün ışıl ışıl da parıldıyorlardı. Nazım ustanın deyişiyle:

“Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz. Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar, ışıklı maviliklere süreceğiz,” der gibi ışıl ışıl.

“Ne dersin Zeki Bey, ne yapmalı? Mûsikî meselesi mühim. Sana her hususta selâhiyet vereceğiz. Amma velâkin biz anlamayız bu işten. Kararları sen verip ifa edeceksin.”

Başvekil İsmet Paşa, Maarif Vekili Vasıf Bey, masada bulunan diğerleri sessizce bakıyorlardı.

“Başüstüne Gazi Paşam, elimden geleni yaparım”

***

Elleri paltosunun cebinde, istasyon bitişiğindeki Osmanlı Bankası misafirhanesinin büyük demir kapısından içeri girdi. Dört müzisyen arkadaşı misafirhanenin büyük oturma salonunda piyanolu bir Mozart eseri çalışıyorlardı. Salondaki konsol piyano birkaç hafta önce Gazi Paşa tarafından Almanya’ya ısmarlanıp getirtilmiş, İstanbul’dan bir Musevi piyano akortçusu çağırılıp akordu yaptırılmıştı.

İstanbul’dan Anadolu’nun göbeğine, Ankara’ya çağırılıp gelmişlerdi. Vaktiyle İstanbul’daki Darül-elhan’da garp usulü mûsikî eğitimi almışlar, mûsikî muallimliği işiyle pek iştigal etmemişlerdi.

Verilen vazife büyüktü, dört elle işe sarıldılar.

Ne var ki müfredat programını hazırlarken bir şeyi unuttular. Unutmak değil, akıllarına gelmedi. Yetiştirdikleri öğretmenleri yollayacakları Anadolu’nun müzik kültürüne dair herhangi bir ders koymadılar programa. Okula bir Türk müzik kültürü enstitüsü veya birimi gibi bir kürsü kurmayı da akıl edemediler. Mûsikî muallimi adaylarına beşer onar türkü öğretip bağlamayı, sipsiyi, kemençeyi, tulumu, zurnayı, kavalı hiç değilse şöyle bir tanıtmayı hiç düşünmediler, bu kültürün varlığından haberdar değillerdi çünkü.

Oysa dillendirmemiş olsa da Gazi Paşa’nın gönlünde yatan böyle bir aslan vardı ki taaa on sene sonra bunu ifade etti:

“Efendiler, güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne şekilde ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk Müziği’dir. Bir milletin yeni değişikliğinde ölçü, müzikte değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, bunları bir gün önce genel, son müzik kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak bu şekilde Türk Ulusal Müziği yükselebilir, evrensel müzikte yerini alabilir. Kültür İşleri Bakanlığının buna değerince önem vermesini, kamunun da ona yardımcı olmasını dilerim. (Mustafa Kemal Atatürk, 1 Kasım 1934, T.B.M.M. açış konuşmasından.)”

Zeki Bey ve arkadaşları üstün bir performansla, olağanüstü bir çalışma sergilediler. Mûsikî Muallim Mektebi’ne ilk yılın sonuna doğru İstanbul Balmumcu Öksüz Yurdundan seçilen 6 öğrenci daha alınarak öğrenci sayısı 12’ye yükseltildi. İkinci yılda yine öksüz yurdundan getirilen öğrencilerle öğrenci sayısı 40’a ulaştı. Üçüncü yılında ise öğrenci sayısı, 24’ü kız olmak üzere 71 oldu. İzleyen yıllarda öğrenci sayısının giderek artması ve gerek çalgı eğitimi gerek ses eğitiminde düzeyin yükselmesi ile birlikte okulun öğrenci orkestrası ve korosu da gelişmeye başladı.

Sayı artıp okulun bulunduğu kerpiç bina yetmemeye başlayınca 1928’de Ernst Arnold Egli tarafından projelendirilen, Cebeci’deki şık, muhteşem ve modern binanın inşası hızla tamamlanıp buraya taşınıldı. Bina, bir konser salonu ve fuayesi, idari ofisleri, sınıfları, yemekhanesi, öğrenci yurtları, çalışma ve okuma odaları ile kompleks ve çok güzel bir yapıydı.

Bu arada yıllar içinde daha önce Avrupa’ya eğitim için gönderilen Ekrem Zeki Ün, Ulvi Cemal Erkin, Cezmi Erinç, Necil Kazım Akses, Hasan Ferit Alnar, Cevad Memduh Altar, Ahmet Adnan Saygun, Halil Bedii Yönetken, Afife Hanım ve diğer hocaların yurda dönmesiyle okulun eğitim kadrosu iyice güçlendi.

1937’ye kadar bu çatı altında hem müzik öğretmenleri, hem de sonradan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası adını alacak olan Riyaset-i Cumhur Orkestrasına sanatçılar yetiştirildi. Ne var ki okulun adını ve asıl kuruluş amacını oluşturan müzik öğretmeni yetiştirme işinin biraz ihmal edilip ilk on üç yılda daha çok sanatçı yetiştirmeye ağırlık verildiği söylenegelir.

Okulun korosu ve orkestrası sıklıkla köşke davet edilip ya Mustafa Kemal ve arkadaşları için, ya ülkeyi ziyaret eden yabancı ülkeler temsilcileri, devlet başkanları için konserler verdiler. Koronun köşke bir gidişinde, konserin bitiminde bir sürpriz yaşandı. Gazi Paşa başarıyla seslendirilmiş olan madrigaller ve koraller için tebrik ettikten sonra beklenmedik bir soru sordu.

“Gençler, tebrik ve teşekkür ederim. Hiç türkü biliyor musunuz?”

Koro üyesi öğrenciler ve şefleri Afife Hanım, ne cevap vereceklerini bilemediler. Türkünün ne olduğu hakkında hiçbir fikirleri yoktu çünkü.

“Hayır efendim, bilmiyoruz.”

“O halde ben bir türkü öğreteyim size. Daha sonra geçer salonda yemeğimizi yeriz hep beraber. Hocam, ben çocuklara öğretirken siz de lütfen notasını yazabilir misiniz?”

Afife Hanım da, gençler de neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Koskoca Gazi Mustafa Kemal Paşa kendilerine müzikle ilgili bir şeyler öğretmek istiyordu. Afife Hanım telaşla çantasına koşturdu, dizekli defterini, kalemini ve silgisini aldığı sırada Gazi, Manastır türküsünü öğretmeye başlamıştı bile.

***

Ahmet Bekir Palazoğlu, “Başöğretmen Atatürk” adlı anı kitabında anlatıyor:

(…) Bir akşam yine Ankara Mûsikî Muallim Mektebi Korosu Çankaya Köşkü’nde bulunuyordu. Korodan çeşitli parçalar dinledikten sonra, öğrencilere türkü bilip bilmediklerini sordu. Öğrencilere hiç türkü öğretilmemişti. Bu hususu da kendisi tamamlamak isteyerek koroya Manastır Türküsü’nü öğretinceye kadar söyledi. Öğrenciler bu türküyü kulaktan öğrenmeye çalışırken öğretmenlere de türkünün notasını yazmalarını rica etti. Öğretmenler, öğrenciler kadar heyecanlı oldukları için türkünün notasını yazmakta güçlük çekiyorlardı. Gazi, arada sırada notanın yazılıp yazılmadığını soruyor, müspet cevap alamayınca yorulmadan söylemeye devam ediyordu. Türküyü on-on beş kere söylemişti ki, notaya alınmadan önce öğrenciler kulaktan öğrenmişlerdi. Türküyü yandaki salonlardan birinde biraz çalıştıktan sonra Gazi’ye söylediler. Çok memnun oldu. Bu sırada yanlış bulduğu bazı kısımları da düzeltmekten geri kalmadı. Mûsikî Muallim Mektebi korosu, Manastır türküsünü, Alın Benim Bağlamamı, Vardar Ovası, Alişimin Kaşları Kara, Atladım Bahçene Girdim, Akşam Oldu Yine de Bastı Kareler şarkı ve türkülerini Gazi’den öğrendiler. (…)

Bu haber 333 kez okundu.
bir kap su
Didim Haberleri - 12:48 A A
BENZER HABERLER
haber hattı

YORUM BIRAK

YORUMLAR

Hiç yorum yapılmamış.

HAVA DURUMU

19 Eylül 2020 CUMARTESİ
19°
  • PAZ 32.5°
  • PTS 31.9°
  • SAL 32.4°

HABER LİSTESİ

  • 01
    Bize hatırlattıkların için teşekkürler Coronavirüs!..
    Dün sosyal medyada güzel bir video paylaşıldı… Ben de ilgiyle ve biraz da farkındalıkla izledim… Video coronavirüs’e  teşekkürle başlıyordu ve devamında bizlere unuttuğumuz bazı ŞEY’leri tek tek  hatırlatıyordu… İşte o videodaki SES’e kulak verelim: “Teşekkürler Coronavirüs. Bizi silkelediğin için!.. Bize daha büyük bir şeye bağlı olduğumuzu gösterdiğin ve düşündürdüğün için!.. Teşekkürler, bize bollukla, sağlıkla, özgürce […]
  • 02
    6 Kilo Uyuşturucu Aydın’a Sokulmadı
    Aydın Emniyet Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce Aydın il merkezinde uyuşturucu madde ticareti ve kullanımını önlemeye yönelik yapılan operasyonda K9 Narkotik köpeği Çayra’nın da yardımıyla uyuşturucu ele geçirildi. 22.03.2020 günü Doğu illerinden aydına yüklü miktarda uyuşturucu madde getireceği istihbaratı alınan  K. İ. isimli şahsın kullanmakta olduğu aracında yapılan yapılan aramada, araçın çeşitli yerlerinde ve […]
  • 03
    Didim’de yalnız yaşayan kadın evinde ölü bulundu
    Didim’de bir kadın evinde ölü bulundu Didim’de yalnız yaşayan  kadın evinde ölü bulundu Olay Yeni Mahalle 825 sokak Yusuf Apartmanı No:4 Kat 1’de meydana geldi. Edinilen bilgiye göre; ailesi yurt dışında yaşayan ve uzun yıllardır Didim’de tek başına  ikamet eden Funda Yıldız’dan (45) komşuları bir süredir haber alamadı. Apartmanda duyulan koku üzerine komşular durumu polise […]
  • 04
    Altınkum Vakıf Tesislerinde Yıkım Başladı
    Altınkum Vakıf Tesislerinde Yıkım Başladı Yıkımı Zabıta Durdurdu Altınkum Yalı Caddesi üzerinde bulunan ve Didimlilerin park olmasını istediği,  ancak halen belirsizliğini sürdüren ve Vakıf Arazisi olarak bilinen yerdeki metruk binalar yıkılmaya başlandı. Gazetemiz e gelen haberler üzerine görüştüğümüz yetkililer metruk binanın bazı hayati tehlike yaratmaya başladığını ve Vakıflar Bölge Müdürlüğü olarak yıkıma başladıkları söylendi. Didim […]
  • 05
    Didim İmam Hatip Ortaokulu Kapatıldı
    Didim İmam Hatip Ortaokulu Kapatıldı Didim’de Çamlık Mahallesinde Kurulan Didim imam hatip Ortaokulu ve Yenimahalle’deki pansiyonlu Anadolu İmam hatip Lisesine  talep olamaması üzerine,  Didim İmam Hatip Ortaokulu ile Didim Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin  olduğu binaya taşınacak. Geçtiğimiz yıl  200 Kişilik pansiyonu 24 dersliği bulunan liseye yeterli öğrencinin başvurmaması üzerine  okul yeterli  kapasiteye ulaşamadı. Didim’in Y […]
  • 06
    Korona Günlerinde OSB Yeniden mi Hortluyor?
    Didim’de geçtiğimiz yıl Tarım Bakanlığınca yatırım planlarına alınan Didim’de Su Ürünleri Organize Sanayi Bölgesi ve Balık Çiftliklerinin  yapımıyla ilgili Didim kamuoyunun tepkisi ve toplanan 40 bine yakın imzaya rağmen,  AK Parti Aydın Milletvekili Rıza Posacı, Didim’de kurulması planlanan Su Ürünleri Organize Sera Bölgesi (OSB) ile ilgili yaptığı açıklamada ilçedeki çevreci tepkileri eleştirdi. Yapılması planlanan  Balık […]
  • 07
    “SAKIN EV VE ARSA SATMAYIN DİDİM’E OTEL YAPMAYIN(!)”
    “SAKIN EV VE ARSA SATMAYIN DİDİM’E OTEL YAPMAYIN(!)” Didim’in fahri hemşerisi Turizmci Hüseyin Baraner’den korona sonrası turizm ile ilgili öngörüler ve tavsiyeleri ve öngörülerinde  “En az beş yıl otel yapmayın” yakarışı ve  ” Arsası, evi, yatırımı olanlar sakın ola yerinizi satmayın” önerisi dikkat çekiyor. Gazetemize de yaptığı açıklamaların dikkat çeken bölümlerinde Baraner,  uzun dönem öngörüleri […]
  • 08
    400 TEKNE SALDIRI İÇİN GÜN SAYIYOR !
    400 TEKNE SALDIRI İÇİN GÜN SAYIYOR ! Didim’de kaçak avcılığı ile mücadele edilen deniz patlıcanı olarak bilinen deniz canlısının avlanması ile ilgili olarak avlanmasının 28 Eylül 2020 itibariyle serbest bırakılacağını duyan ruhsatlı tekneler hazırlıklarına başladılar. “Didim Sivil Gelişim Gurubu” bileşenlerinden Didim Hayvanları ve Doğayı Koruma Derneği (DİHAD) Didim Derneği  adına bilgilendirme paylaşımı yapan  DİHAD yöneticisi […]
  • 09
    “DİDİM’İN BİR DEĞERİNİ DAHA YİTİRMESİNE İZİN VERMEYECEĞİZ”
    DİDİM’İN BİR DEĞERİNİ DAHA YİTİRMESİNE İZİN VERMEYECEĞİZ Dün gazetemize haber olan Altınkum Yalı Caddesi üzerindeki Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait metruk tesislerde yıkım işlemlerin başlaması üzerine Didim Belediyesi işlemi durdurma kararı aldı. Konuyla ilgili olarak Didim Derneği Yönetim Kurulu yazılı bir basın açıklaması ile söz konusu arazinin Didim’in belleğini barındırdığını ve halen kendilerinin de taraf olduğu […]
  • 10
    AN İTİBARİYLE DİDİM GERÇEĞİ
    Büyükşehirlerden Didim’e kaçış var sanırım. Didim’in en işlek caddesi üzerinde oturuyoruz. Araba plakalarının çoğunluğuna baktığımızda başta Ankara olmak üzere Eskişehir, İstanbul, Çorum vs. gibi plakaların çoğaldığını görüyoruz. Buraya kaçıp gelenlere şunu söylemek istiyorum. Hastanemizin kapasitesi kış zamanlarında bile yetersiz yaz aylarında yaşamış olduğumuz kalabalığı biliyor olmanız lazım. Burası kış aylarında 85 bin nüfusu bile kaldıramıyor. […]